Hatay 2. Gün Devamı

 İlk durağımız Habib-i Neccar Camii,  bu cami Anadolu’da yapılan ilk cami olarak bilinir. Caminin avlusunda biraz gezindikten sonra cami içindeki kalabalık dikkatimi çekti. Meraklı gözlerle, bir bayanın yanına yaklaştım. Başınız sağ olsun diyecektim ki meğer bebek mevlütü okutuluyormuş. İyi ki dememişim, rezil olacaktım hemen hayırlı olsun diyerek durumu kurtarmaya çalıştım. Habib-i Neccar Camisinden ayrılırken, hala cami hocasının o güzel sesi kulaklarımda çınlıyordu…




Bir sonraki durağımız camini yakınında bulunan Katolik kilisesi, burası ufak bir kiliseydi. Açıkçası hafızamda daha çok o güzelim, mis gibi kokan portakal ve limon ağaçları, suratı asılmış bayan birde kilise çanının olduğu tepedeki manzara kaldı.


Eğer ki Hatay’a gelirseniz, Habib-i Neccar cami ve Katolik kilisesinin olduğu mahallelerde kaybolun derim. Bu mahallerde hala esnaflık bitmediği gibi çeşitli insan mozaiğiyle de karşılaşmanız mümkün. Hele o sokaklar, fotoğrafçılar için biçilmiş kaftan. Bir sokağa giriyorsunuz fırın, başka bir yerde ufacık bir kilise, biraz ileride ancak iki kişinin geçebileceği darlıkta sokaklar. Evlerin kapısını biraz aralarsanız, büyük bir avluyla karşılaşmanız an meselesi. O daracık sokaklar, oynayan çocuklar beni eskilere götürürken, bir yandan da şehir keşmekeşinden ne kadar sıkıldığımı fark ettirdi.





Sizde sokaklarda dilediğince kaybolup sonra ufak bir mola vermek isterseniz,  Affan Kahvehanesi tam karşınızda. Bu kahvehaneye sadece erkekler girmiyor. Burası hoşgörü şehri olunca, kadınlarda buradan faydalanabiliyor. Bu dokusu bozulmamış kahvehane Sahilli ailesi tarafından dört kuşaktır işletilmekte. Kahvehane 1911 yılında hayata geçirilmiş, ne kadar eski bir yapıt olduğunu az çok tahmin etmişinizdir. Yorgunluktan hemen kahvehane atıyoruz kendimizi. Kahvehanede camlar, kapılar açık. Dileyen istediği gibi oturabiliyor.



Bir tarafta okey oynayan amcalar, bir tarafta tavla oynayanlar.  Duvarlarında eskiye ait resimler, kitaplığın içinde bir sürü kitaplar. Girişte sağda yeni nesil dondurmalara inat ayakta duran dondurma tezgâhını ve makinesini selamlayarak, cam vitrine bir göz atıyorum. Vitrinde sütlaca benzer bir sürü kase var. Acep bunlar nedir? Diyerek, kahvehanenin arka bahçesine geçiyoruz. Bahçe kısmı çok fazla büyük olamamakla beraber, yeşillikler içerisinde, ortasına bir süs havuzu kondurmuşlar. Huşu içinde otarabiliyorsunuz.



 Havuzun kenarındaki masaya oturup, bir Türk kahvesi, bir de adaçayı söylüyoruz. Merak içinde vitrinin içinde bulunan sütlaca benzer tatlının ne olduğunu soruyorum. İsmi Haytalı olan bu tatlı; muhallebinin üzerine gül şurubu ve dondurma koyulup servis ediliyormuş. Maalesef tadına bakmadığım için size fikrimi söyleyemiyorum. Ama buraya gelenlerin tercih ettiği bir tatlıymış. Birde anladığım kadarıyla bu tatlıyı Adananın meşhur Bicibici tatlısına çok benzetiyorlarmış. Fakat aralarında bir benzeşme yokmuş. Zira Hataylılar bu benzetmeye çok sinir oluyorlar ki kahvehanenin duvarlarına Haytalı, Bicibici değildir diye yazma gereğini bile duymuşlar. Ben etrafı gezerken, nihayet kahve ve adaçayımız geldi.  Affan kahvehanesinin diğer bir özelliği ise türk kahvesini, kahve fincanında değil de çay bardağında servis etmeleri. 1970 yıllarında Başbakan Bülent Ecevit, kahve satışını yasaklamış ve kahvehanelere baskınlar düzenlenmeye başlamış. Affan kahvehanesinin sahibi de, kahveyi ufak poşetlere koyarak ve kimse anlamasın diye cam bardaklarda servis etmeye başlamış. Eğer ki baskın anında, cam bardakla kahve içen birini görürler ve kahve içen kişi de, kahveyi evden getirdiğini söylerse. Polis kimseye bir şey yapmazmış. Gel zaman git zaman bu yasakçılık, kahveyi cam bardakta içme alışkanlığına dönüşmüş. İşte bundan dolayı o zamandan beri gelenek devam etmekteymiş. Bizde bu geleneğin bir parçası olarak, kahvemizi bu şekilde içtik. Kahve tadıyla, sunumuyla çok güzeldi. Adaçayı ise bildiğimiz adaçayından ibaretti. Değişik bir atmosfer, tarihi bir gezinti yaşamak isterseniz Affan Kahvehanesine bir uğrayın derim. Affandan ayrılırken, yüzümüzde bir tebessüm, ayaklarımızın nereye gideceğini bilmeden, kendimizi yine yollara vurduk…


Ayaklarımız bizi Antakya Ortodoks kilisesine getirdi. Genişçe bir bahçe içerisinde kurulan kilise, biz gittiğimiz sırada ziyarete açılıyordu. Bu fırsatı kaçırmayarak, bazı tur firmalarıyla beraber, kendimizi kilisenin içinde bulduk. Görevliler sürekli şapkanızı çıkartın, ellerinizi cebinize koymayın gibi uyarılar yaparak buranın bir ibadethane olduğunu hatırlattılar. Kilisedeki görevli ve tur rehberinden bedava bilgileri alıp, kiliseden çıktık. Fotoğraf çekmek yasak olduğu için maalesef çekemedim. Bu kadar gezinti yeterdi. Sanırım öğlen yediğimiz tepsi ve kâğıt kebabını eritmiştik. Şimdi biraz dinlenip, akşam yemeği için hazırlık yapma vaktiydi.
Gündüz gezerken akşam nerede yemek yeriz diye de etrafa bakmadan edememiştik. İlk gece Anadolu Restaurantta yemeğimizi yiyince, bu akşam ya Sveyka Restauranant’a yada Leban Restaurant’a gideriz. Mutlaka birinden birinde yer vardır diye düşündük. Leban Restaurant, otelimize yakın olunca ilk tercihimiz orası oldu. Güle oynaya gittiğimiz Leban’dan eli boş döndük. Çünkü üst katta nişan olduğu için kalabalıktı. Her ne kadar boş masamız var deseler de, nişan eşliğinde yemek yemek pek fazla cazip gelmedi. Ve kendimizi Sveyka Restaurantın kapısında bulduk.


Sveyka Restaurant tarihi binada, Halep ve Antakya yemeklerini sunan bir mekan. Tam akşam yemeği zamanı, rezervasyonsuz gittiğimiz restaurantta, nasılsa yer buluruz desekte.  Kader ağlarını örmüş, biz kapıda sıra beklemek zorunda kalmıştık. Allahtan beklerken, kırmızı şarap ikram ettiler de vakit geçti. Yoksa açlık, midemize vurmaya başlamıştı. Nihayet beklememiz son bulmuştu, bize gösterilen masa, tuvalet kapıları ile karşılıklı olsa da mecburen masaya oturduk. Bir yandan tuvalet kapılarının görüntüsü, bir yandan yan masadaki beyin sürekli bizim masadaki gözü, hayırlısı olsun diyerek yemek faslını açtık. Bekle Allah bekle garson gelmez, bir gelen bir daha gelmez. Anlayacağınız bir türlü sipariş veremedik. Allahtan o akşam bir şarap firmasının tadımı vardı da sağ olsun kızlar şarap ve beyaz peynir ikramlarıyla başlangıç yapabildik. En sonunda garson siparişimizi almak için teşrif etti. Bir şeyler sipariş verme keyfiyle, etrafı incelemeye başladım. Hafta sonu olması yüzünden tüm masalar doluydu, bir yandan insanların yüksek sesle konuşmaları, bir yandan piyanodan yükselen ses, kulaklarımızda uğultuya neden olsa da masamız yavaş yavaş mezelerle donatılmaya başlanmasıyla, keyifler yerine geldi. Mezelerin baş tacı humus ilk gelen mezemizdi. Humus’un kıvamı yerindeydi. Ne çok fazla sulu ne de çok fazla katıydı. Tadarken yoğun zeytinyağı kokusu ve tadı ağzımıza geliyordu. Humus’un üzerine domates, salatalık turşusu ve maydanoz koyularak bence gereksiz bir süsleme telaşına girilmişti.


 Diğer mezemiz muhammaraydı. Biber salçası, bol ceviz ve ekmek içiyle hazırlanan muhammara, baharatlarla da tatlandırılınca ortaya güzel, sulu bir meze çıkmıştı,  üzerine bol zeytinyağı ve nar ekşisi dökülmüştü. Tadı fena değildi. Beğenerek tükettik. Antakya’da her ne kadar bütün restaurantaki mezeler aynı olsa da ustaların ellerlinden dolayı tadlar ve kıvamlar hep farklı. Sıcak pidenin üzerine biraz humus biraz muhammara sürerek açlığımızı kontrol altına aldık.


Derken masamıza salata olarak kekik salatası söyledik.  Bir tabağın yarısına kırmızıbiberle karıştırılmış taze dal kekik, diğer yarısına ise yine kırmızıbiberle karıştırılmış yeşil zeytin konulmuştu. Salata bol zeytinyağıyla tatlandırılıp yanlarına iki dilim limonla süs yapılmıştı. Kekik taze olunca salatada mükemmel oluyor tabi.


Sırada çiğ köfte vardı. Bir porsiyonda sekiz adet servis edilen çiğ köftenin ortasına kavrulmuş kıyma ve maydanoz konulmuştu. Açıkçası çiğ köfteyi pek fazla beğenmedim. Öncelikle kavrulmuş kıymanın tüm yağı ve suyu tabağın altına yayılınca, çiğ köfteler suyu çekmiş, ıslanmıştı. Ayrıca tam emin değilim ama sanırsam çiğ köftenin içinde ya yumurta yada haşlanmış patates koyulmuştu. Çünkü çiğ köfteyi yerken, insanın ağzında yapış yapış bir tat bıraktı. Ve ben bu tadı pek beğenmedim. Belki siz beğenirsiniz ama ben yinede tavsiye edemeyeceğim.


Arkadan masamıza Ali nazik geldi. Ali nazik, köz patlıcan ve sarımsaklı yoğurtla birlikte hazırlanıp, üzerine ufak parçalara bölünmüş et koyulmuştu. Ben genellikle Ali nazikte, hazırlanan yoğurdun sıcaktan kestirilmemesine çok dikkat ederim. Bize servis edilen Ali nazikte yoğurt gayet kıvamındaydı ve beğenerek yedik.


Daha önce hiçbir yerde yemediğim ve menüde ilginç geldiği için söylediğim diğer lezzet ise sucuklu roll. Yâda sucuklu börekte diyebiliriz. Yufkanın içine koyulan bol baharatlı sucuk, rulo yapılarak, kızgın yağda kızartılmıştı ve verev şeklinde kesilerek servis edilmişti. Belki çok yağlı görünüyor olabilir ama tadı çok güzeldi, kıtır kıtırdı. Bir çırpıda mideyi boyladı bizim sucuklar.


Menüde ilginç gelen bir diğer ana yemek ise kaz başıydı. Yemeğin ismi kaz başıydı ama yemeğin kazla en ufak bir alakası yok. Kaz başı büyüklüğünde kesilen bonfile etler, pişirilerek biberli lavaşla servis edilmişti. Etler tek kelimeyle harikaydı. Kurutulmadan, sulu sulu pişirilmişti. Pamuk gibi mi desem, lokum gibi mi desem ne desem bilmiyorum. Ama et severlerin denemekten pişman olmayacağı bir tat. Yağlı, biberli lavaşın arasına soğan, maydanoz, köz domates, biber birazda et koyulur. Dürüm yapılarak. Mideye itinayla indirilir.


Tuzluların tadı damağımda kalmıştı ama birazda tatlıların tadına bakmak gerekiyordu. Tercihimi kabak tatlısından yana kullanıyorum. “Şimdi sen taa Hatay’ a kadar git, kabak tatlısı ye” dediğinizi duyar gibiyim. Bu kabak tatlısı, bildiğimiz kabak tatlısından değil.  Kireçte bekletilerek, yapılan kabak tatlısı. İstanbul’da yıllar önce Migros’ta tesadüf eseri görüp aldığım, bir daha da bulamadığım. Daha sonraları Aksaray’daki Hatay Has Kral’da tekrar karşıma çıkan kabak tatlısını Hatay’da yemek şerefine nail oldum. Gerçekten de kabak tatlısı, bildiğimiz nalburlarda satılan kireçten yapılıyor.  Suyla karıştırılan kirecin tortusu iyicene dibe çökünce. Üzerindeki su ayrı bir kaba alınır, dilimlenmiş kabaklar bir gece bu suda bekletilerek daha sonra pişirilir. Kabakların kıtır kıtır olmaları, kireçten dolayı. Neyse bu kadar tarif özeti yeter. Kabak tatlısının tadı harikaydı. Üzerine tahin sos ve dövülmüş ceviz serpilerek servis edilmişti. Ben zaten bu tadı sevdiğim için beğendim. Eğer daha önce bu lezzeti tatmadıysanız, tavsiye ederim.


Sveyka Restauranttan tuzlularımızı, tatlılarımızı birde üzerine çaylarımızı içtikten sonra ayrıldık. Genel anlamda servisin gecikmesi dışında memnun kaldım fakat açıkçası Anadolu Restauranttaki sıcaklığı ve ilgiyi burada göremedim. Karnımız tok, sırtımız pek bir şekilde hem akşamı hemde Hataydaki son günümüzü noktalayarak otelimize dönüyoruz. Hatay’da çok güzel bir o kadar da lezzet dolu iki gün geçirdik. Yemeğe içmeye, tarihe meraklıysanız Hatay’ a gitmenizi tavsiye ederim.

1 yorum:

  1. Merhaba

    Bizimde Hatay' a son gidişimizde keşfettiğimiz Affan Kahvesi ile ilgili çok güzel görüntüler yakalamışsınız . O kahvede yediğimiz Haytalı isimli dondurmalı tatlının tadını ve Antakya halkının misafirperverliğini hala unutamadık .

    YanıtlayınSil

 

TAKİP EDİN!

Flickr


Created with flickr slideshow.

Twitter