Hatay 2.Gün

Güneşli bir Hatay sabahına merhaba deyip, otelimizin kahvaltı salonunda soluğu alıyoruz. Biraz otelin kahvaltısından bahsetmek gerekirse, kahvaltı zayıf. İnsan Hatay’a gelince, otelin kahvaltısında da Hatay’a özgü bir şeylerin beklentisinde oluyor. Ama maalesef kahvaltıda her zaman sunulan klasik kahvaltı çeşitlerinden başka bir şey bulamıyoruz. Allahtan dün çarşıdan aldığım manda sütünden yapılmış kaymak vardı da, yüzümüzü biraz güldürdü. Kızartılmış ekmeğin üzerine bir güzel kaymak, kaymağında üzerine balı döşeyince, keyfim yerine geldi. Zaten amacımız hafif bir kahvaltı yapmak olunca, hızlıca bir şeyler atıştırıp, bismillah deyip yola koyuluyoruz.


Her ne kadar plan yapmış olsak da, yola çıkmadan önce resepsiyona “ nereleri gezmemizi tavsiye edersiniz” diye sormadan da edemiyoruz. Vakıflı köyüne gitme planımız olduğunu söyleyince, resepsiyondaki görevli mutlaka St. Simeon Manastırını es geçmeyin, görün deyince. Bizde madem yolumuzun üzeri, uğrarız deyip, arabamıza atladık. İlk durak merkezde bulunan St. Piere Kilisesi. Arabamızı park ederken, bizimle beraber bir tur otobüsü de yanımıza yanaşınca, tabanları yağladık ve bir çırpıda kilisenin kapısında bulduk kendimizi. Eğer ki bizim gibi sizin de müze kartınız varsa, kiliseye ücretsiz giriş yapabiliyorsunuz.  İyi ki ücretsiz girmişiz, eğer buraya para verip girseydim inanın ödediğim ücrete acırdım. Çünkü kilise bakımsız, rutubet hat safhada, içinde çöpler, duvarlarda yazılar. Az çok nasıl bir manzara ile karşılaştığımızı tahmin etmişsinizdir umarım. Bu kilisenin en sevdiğim yanı, manzaranın müthiş olması. Hatay ayaklarınızın altında…


Biraz hayal kırıklığı ile St. Piere Kilisesinden ayrılıyoruz. Direksiyonu St. Simeon Manastırına kırıp, bir yandan da inşallah sonu St. Piere’e benzemez diyerek yola koyuluyoruz. Yolda manastırın tabelası görüp, takibe başlıyoruz. Git git yol bir türlü manastıra varmıyor. Şöyle bir yol hayal edin. 479 metre yüksekliğinde bir tepeye, virajlı yollardan geçerek, çıkıyorsunuz. Daha doğrusu çıkmaya çalışıyorsunuz. Bu tepeye çıkarken etrafımızda bir sürü rüzgârgülleri mevcuttu. Olur da bir gün yolunuz Hatay’a düşerse rüzgârgüllerini gördüğünüz tepelik, manastırın olduğu yerdir. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gitmesek de sonunda manastıra varınca, bir taşın üzerine oturup ağlayayım mı yoksa güleyim mi bilemedim. O kadar yola mı yanayım yoksa vakit kaybına cümlelerinden anlayacağınız üzere virana dönmüş, taş parçalarından başka bir şey göremedik. Mutlaka tarihsel boyutu çok önemli ama eğer sizde pek böyle şeylere meraklı değilseniz sakın gitmeyin, onun yerine bir kebapçıya gidip, midenizi doyurun derim.



Bu da bize ders oldu. Kendi bildiğinden şaşmayacaksın. En azından temiz hava aldık deyip, bu teselli ile yola koyulduk. İstikamet Vakıflı Köyü. Güzel bir yolculuk sonrası nihayet Vakıflı köyü. Vakıflı köyü, Hatay Samandağ ilçesine bağlı tek ermeni köyü olma özelliğini taşıyor. Şuanda nüfusu ne kadar bilmiyorum ama köydeki çoğunluğu yaşlı ve orta yaş grubu oluşturmakta. Köyün girişine arabamızı park edip, dışarı çıkıyoruz. Sağımız solumuz portakal ağaçlarıyla çevrili olunca, mis gibi bir koku yayılmış etrafa. Zaten oksijeni bol olan köy, portakal kokularıyla daha da güzelleşmiş.


Köylüler burada başta narenciye olmak üzere, organik meyve ve sebze tarımı yaparak Türkiye ve dünyanın her yerine mahsullerini gönderiyorlar. Köyün meydanına geldiğimizde karşımıza kilise çıkıyor. Kilise 1996 yılında restore edilerek, köylülerin hizmetine açılmış. Kiliseye bir göz atıyım diyerek içeri giriyorum. Ne yazık ki fotoğraf çekmek yasak. Kilisenin bahçesinde ufak bir stant gözüme çarpıyor. Bu da nedir acaba? Diyerek yaklaşıyorum. Vakıflı köyü kadın kolları tarafından imece usulü üretilen bal, likör çeşitleri, baharatlar, şarap çeşitleri gibi daha birçok şey satışa sunulmuş. Bu ürünlerden aldığınız zaman hem kadın kollarına yardımcı oluyorsunuz hem de organik ürüne sahip oluyorsunuz. İsterseniz almadan önce tadım yapabiliyorsunuz. Ben nar ekşisi ve balın tadına baktım. Gerçekten lezizdi.  Köydeki yaşlı amcalarla biraz sohbet edip, Vakıflı köyünden ayrılıyoruz. Vakıflı köyüne gitmenizi tavsiye eder miyim? Bence gidin, çok fazla yapılacak bir şey yok ama köylülerle konuşmak, mis gibi portakal kokusunu içinize çekmek isterseniz, bu temiz köyü görmenizi tavsiye ederim.




Vakıflı köyünden ayrılarak, şelalesi ve ipeğiyle ünlü Harbiye’ye doğru yollanıyoruz. Harbiye, derin bir vadi içerisinde kurulmuş, etrafında defne ve çınar ağaçlarıyla çevrili bir mesire yeri. Aracımızı park edip, şelaleye doğru yürüyoruz. Şelaleye yürürken etrafta sağlı sollu tezgâhlar göze çarpıyor. Açıkçası pek ilgi çekici şeyler yok. Ünlülerin resimleri, tabak, çanak falan. Aşağılara indikçe şelalenin yanında restaurantlar var. Bizi çok fazla cezbetmediği için şöyle etrafa biraz bakınıp, şelalenin yanından ayrıldık.


Aracımıza ilerlerken gözüme Yılmaz İpekçilik adında ufak bir dükkân çarptı. Merakla dükkâna girdim.  Yılmaz ipekçiliğin sahibi olan Hasan Büyükaşık şuanda oğullarına el vermiş olsa da hala işin başında. Kısa bir bilgi alıp, çeşit çeşit ipek eşarplara göz atıyorum. Ufacık böceklerin, bir anda şahesere dönüşme öyküsü oldukça ilginç. Çeşit çeşit ipek eşarpların arasından nihayet kendime bir tane satın alıp, Yılmaz İpekçilikten ayrılıyoruz. Harbiye’de çok fazla ipek eşarp satan yerler var aman dikkat ipek eşarp diye naylon Hint ya da Çin işi eşarp almayın. Bu yüzden gönül rahatlığıyla sizi Yılmaz İpekçiliğe yönlendiriyorum.




Göreceğimizi görmüş, alışverişimizi de yapmıştık. Artık yemek vaktiydi, tez elden arabaya atlayıp, soluğu Uzun Çarşıda aldık. Tek bir hedefimiz vardı. O da güzel, şöyle ağzımıza layık tepsi kebabı yemekti. Nede olsa dağ, bayır demeden yürüdük, enerji harcadık dimi? Önceki yazımda da bahsetmiştim, Uzun çarşıda bir sürü kasap vardı, istediğiniz kasaba giriyorsunuz, siparişinizi verdikten sonra fırından kebabınızın gelmesin bekliyorsunuz. Bizde açlığın verdiği bezmişlik duygusuyla, kendimizi Pöç kasabı ve kebap salonuna atıyoruz. Pöç kasabının sahibi, Haydar bey tüm misafirperverliği ile bizi karşılıyor, masamıza kurulmak için üst kata çıkıyoruz. Pöç kasabı, aile işletmesi olup, sahibi Haydar Bey ve oğulları işin başında. Kebap salonu iki katlı. Giriş kat kasap, birinci ve ikinci katlar ise kebap salonu.  Sakın gözünüzde kocaman bir kebapçı diye canlandırmayın. Lakin burası her katında dörder masa bulunan, ufacık bir yer. Gerçi sohbet sırasında yeni yerlerine taşınacakları havadisini alıyoruz. Hemen pencere önündeki masaya kurulup, siparişimizi veriyoruz. Şöyle helalinden bir tepsi bir de kâğıt kebabı söylüyoruz. Allahım vakit çabuk geçsin de bir an önce kebaplar gelsin. Zira burada kebaplar, siz sipariş verdikten sonra hazırlanıp, tepsiye döşenip, oradan da karşıdaki fırına gönderiliyor. Beklemekle bu vakit geçmez.  İlk önce gözlerimiz şenlensin sonrada midemiz diyerek, kendimi ustanın yanında buluyorum.
 İlk önce tepsi kebabımız hazırlanıyor. Usta iki kere çekilmiş kıymanın içine sarımsak, soğan, maydanoz, kırmızıbiber ve çeşitli baharatları katıp, başlıyor satırla incecik kıymaya. Kıymayla diğer malzemeler iyicene karışınca.


Tepsiye, aynı hamuru yayarmış gibi, kıymayı da yayıyor. Yayılan kıymanın üzerine hazırlanan salçalı sos bir güzel dökülüyor. Üzerine de dörde bölünmüş soğan, domates ve bütün yeşilbiberler koyuluyor. Tepsi bir kenarda bekletiliyor. Tepsi kebabımız usta ellerde yapıldı, hazırlandı.


Şimdi sıra kağıt kebabında, aslında bu iki kebap arasındaki fark. Birini tepsiye iyicene yaydırıp, pişirilmesi ve üzerine salça sosu dökülmesi. Diğerinde ise yağlı kağıdın üzerine yaydırılıp, salça sossuz pişirilmesi. Kağıt kebabımızda, usta tarafından itinayla, bir tepsiye iki parça olarak hazırlandı. Üzerine domates, biber ve soğan koyuldu.


Kasabın işi bitmişti. Hemen az ilerdeki fırında pişirilmek için sıraya girildi. Bu kebapları hazırlamak nasıl maharet istiyorsa, pişirilmesi de ayrı bir maharet istiyor. Et ne kadar güzel işlenmiş olsa da eğer çok fazla pişirilirse kurur. Bu da kebap zevkinizin bir anda kâbusa dönüşmesine yol açar. Bizim kebapları emin ellere bırakıp, masaya doğru yol aldım.



Ben aşağıda nasıl yapılır diye bakarken, masamıza Haydar beyin oğlu, kağıttan masa örtümüzü yaymış, vazgeçilmez yeşillik olan naneyi ortaya koymuştu. Tek eksik kebaplardı derken masamızın sultanları arz ı endam etmişti.  Tepsinin üzerine koyulan tırnaklı pideden bir parça alıp, tepsi kebabının üzerine bir bandırma operasyonuyla, açılış yaptım. Vay ki ne vay dostlar, gözüm gönlüm açıldı, meğer biz İstanbul’da kebap yememişiz ya.  Pideye biraz kıyma, biraz köz domates, birazda soğan koyup yemenin tadı bir başkaymış. Valla şuan şu yazıyı yazarken bile ağzımın suları aktı. Şimdi siz bana diyeceksiniz ki hangisi güzeldi? Efendim doğruya doğru hem kağıt hem de tepsi kebabı güzeldi ama ben belki salça sosundan dolayı tepsi kebabını daha sulu buldum ve pideyi bandıra bandıra yediğim için daha çok beğendim.



O kadar çok yemiştik ki menüde tatlı var mıydı soramadık bile. Dediğim gibi Uzun çarşıda birçok kasap var, mutlaka başka güzel yapan yerlerde mevcuttur. Biz büyüklerimizin tavsiyesi ile Pöç kasap ve kebap salonunu denedik, memnun kaldık.
Öğle yemeğimizi yemiştik, belki son gün yetiştiremeyiz diye peynir, zeytin alışverişimizde yapalım dedik. Sağ olsun Haydar usta, bizi Güneş Gıda’ya yönlendirdi. Güneş Gıda’ya girer girmez ne alacağımızı şaşırdık. Zira peynir desen çeşit çeşit, zeytin desen çeşit çeşit. Seç seçebilirsen. Kekikli çökelek, sade çökelek, sünme peyniri, köy peyniri bu liste uzar gider.




Abartmıyorum belki yirmiye yakın peynir çeşidi var. Fakat ben en çok sürk çökeleğini beğendim. Çökeleğin içine biber salçası, bol kekik, kimyon koyulup, karıştırılıp, koni şekli verilmişti. Siz yerken üzerine biraz zeytinyağı gezdirip sonradan ekmeğinizi banabilirsin. Şahsen ben öyle yedim. Bir de süzme yoğurda bayıldım. Yoğurdun üzerine ister zeytinyağı döküp yiyin, ister hakiki balla karıştırın. Her ikisi de ayrı güzel ayrı lezzet. Sahibi olduğunu sandığım bey, sabırla tüm peynirlerin tatlarına baktırdı. Beğendiklerimizi paket yaptırdık. Hayırlı işler deyip, ayrıldık.  Eğer ki Uzun Çarşıya giderseniz, Güneş Gıdaya gidin. Peynir delisi olup, çıkın.



 Yemeğimizi yemiş, alışverişimizi yapmıştık. Şimdi aldığımız kalorileri yakma vaktiydi. Tabanlara kuvvet diyerek, Hatay’ın tarihsel yerlerine doğru yol almaya karar verdik.

Yılmaz İpekçilik
Adres: Defne Mah. Ürgen Cad. Çağlayan Oteli altı Harbiye Antakya. 
Pöç Kasabı
Adres: Uzun Çarşı Cad. No:154 Antakya Hatay. Telefon: 0326 213 9503
Güneş Gıda
Adres: Uzun Çarşı Cad. No: 151 Antakya Hatay. Telefon: 0326 215 7098

2. günün devamı yakında.....

1 yorum:

  1. Pınarcım yine muhteşem olmuş yazın valla yeni kahvaltıdan kalktım, ona rağmen ağzım sulandı. Hele Vakıflı köyüne bayıldım. Ben de bir yere gittiğimde plan yapmış olsam bile hep sorarım otele ve her seferinde de pişman olurum. yine de akıllanamıyorum :)
    devamını bekliyorum...

    YanıtlaSil

 

TAKİP EDİN!

Flickr


Created with flickr slideshow.

Twitter