MATBAH RESTAURANT

Hafta sonu çok sevdiğimiz arkadaşlarımızla görüşme planı yapınca, nereye gitsek diye düşünürken farklı tatları denemeyi sevdiğimiz için geniş bir mutfağa sahip olan Osmanlı mutfağını denemeye karar verdik. Seçenekler arasından Sultanahmet’te bulunan Matbah Restaurant’ı daha önceden bir yere not edince, tam zamanıdır diyerek, istikametimizi Sultanahmet’e çevirdik. Sultanahmet’te çoğu yol,  araç trafiğine kapatılınca, Matbah Restaurant’a, ulaşmakta bayağı bir zorlandık. Dön sağa dön sola restaurant’ın yerini bulamayınca son çare telefon açıp, yerini bulduk. Otoman Otel Imperial’in içinden geçerek, restaurant’a giriş yaptık. Restaurant’a girer girmez loş bir ortam bizi karşıladı. İçerisi o kadar loştu ki, çektiğim fotoğraflar hiç istediğim gibi çıkmadı. Çok fazla büyük bir mekan olmayan Matbahta, çoğunluk masa turistlerden oluşmaktaydı. Önceden rezervasyon yaptırdığımız için, bize gösterilen masaya oturduk. Masamıza oturmamızla beraber, bizle ilgilenen garsonumuz, servis öncesi hatırımızı sorup, elimize menüyü uzattı ve iyi bir akşam temennisini sundu. Biz menüyü incelerken, ikram olarak narçiçeği şerbetlerimiz gelmişti bile. Kan kırmızı rengi ile gayet güzel bir görüntüsü vardı. Görüntü güzeldi, bakalım tadı da aynı mı diyerek, şerbetimizden birer yudum aldık. Kesinlikle görüntüsü kadar tadı da harikaydı. Daha önce Asitane Restaurantta tattığım narçiçeği şerbeti kadar güzeldi hatta biraz daha şekeri fazlaydı. Şerbetle birlikte ağzımızın tadı yerine gelmişti.

 

Bir yandan şerbeti yudumladık, bir yandan da menüye göz gezdirdik. Menü, çorba, soğuk ve sıcak iştah açıcılar, salata, ana yemek ve tatlıdan oluşmaktaydı.  Ve her yemeğin yanında tarih belirtilmişti. Bu tarihler, o yemeğin alındığı en eski yazılı kaynağa aitti. Menüye göz gezdirdikten sonra ilk tercihimizi Badem çorbasından yana kullandık.  Çorbamız gelmeden önce masaya zeytin ezmesi geldi. Küçük parçalara bölünmüş yeşil zeytinler, zeytinyağı, kekik ve pul biberle tatlandırılmıştı, tadı yerindeydi.  Ekmeğin üzerine sürdüğümüz zeytin ezmesini bir çırpıda bitirmiştik ki, çorbamız geldi.


Masadaki yerini alan Badem çorbasının görünüşü güzeldi. Yoğun bir kıvamı olan çorba, muhallebi gibiydi. İçine atılmış olan nar taneleri, çorbaya ayrı bir tat katmıştı. Çorbayı beğenerek içtik. Sonuç olarak tadını beğendik.  Erkekler itiraz etse de, bayanlar olarak tuzlu diyerek çorbaya son noktayı koyduk.  Bu arada, eğer tadına baktığınız yemeği beğenmediyseniz, o yemekten herhangi bir ücret alınmıyor.


Sırada soğuk iştah açıcılar arasından seçtiğimiz 18. Yüzyıla ait olan kalamar dolma vardı. Saray mutfağında kalamar dolmanın varlığı beni şaşırttı açıkçası.  Halka halka kesilen kalamarın içi, pirinç, kuş üzümü, çam fıstığı ve tarçınla tatlandırılmış, iç pilavla doldurulmuştu. Kalamarın yumuşaklığı gerçekten güzeldi.  Limon ve yeşilliklerle servis edilen kalamar dolma, hepimiz tarafından yıldızlı pekiyi aldı.
 
Biz kalamarı yiye duralım bir baktık ki salatalar masaya konmuş bile. Menüde iki adet salata çeşidi vardı. Biri nar ekşili çoban salata diğeri de otlu salataydı. Açıkçası salatalar tam bir hayal kırıklığıydı. Nar ekşili çoban salata bildiğimiz domates, biber ve salatalıkla hazırlanıp, tek fark üzerine ceviz konulmasıydı. Sadece üzerine nar ekşisi dökülmüştü. Sos bakımından bence çok yavandı, en azından zeytinyağı da dökülebilirdi.  
 
Menüde belirtilen otlu salata da benim için hayal kırıklığıydı. En azından adı otlu olunca, insan en azından değişik otlarla hazırlanmış bir salata bekliyor. Fakat gele gele ince kıyım göbek salata ve roka geldi. Üzerine de ceviz konulmuştu. Sos ise hiç yoktu diyebilirim. 
 
Sıcak iştah açıcı olarak ise 1473 yılına ait bir tarif olan Dane-i Sarı vardı. O da nedir acep? Dediğinizi tahmin ediyorum. Bizim anladığımız tabiriyle halis muhlis nohutlu safranlı pilavdı. Safran katılan pilavın rengi sarıya dönmüştü, üzerine de haşlanmış nohut taneleri konulmuştu. Tadı tuzu yerindeydi.
Gelelim gecenin bombalarına, evet sırada ana yemekler vardı ki, esas lezzetler ana yemeklerde saklıydı. Menüdeki ana yemeklerin çoğu ballı, bademli olunca, herkesin surat ifadesi değişti, bu konuda bir tek cesaretli ben oldum diyebilirim. Hem ismi hem de tadını değişik bulduğum 1300-1463 yıllarına ait olan Zire-ba diğer bir adıyla Muntencene adlı yemeği seçtim. Tam bir bomba kıvamında olan bu ana yemek; güveç içerisinde kuzu eti, arpacık soğan, kayısı, incir, bal, badem ve kırmızı üzüm den oluşmaktaydı.  Gözümde bir anda toprak güveç içerisinde iyi pişmiş et hayalleri canlandı fakat yemek maalesef toprak güveçte değil porselen bir tabakta geldi. Bence toprak güveçte sunum daha güzel olabilirdi. Masadakilerin haydi bakalım ye de görelim ifadelerine maruz kalaraktan, bismillah diyerek çatalı daldırdım. Kuzu eti güzel pişmişti, şekerli tatları sevenler için, beğenilesi bir lezzetti fakat içine konulan inciri fazla buldum. Onun dışında beğendim.
Tadına baktığımız diğer bir yemek ise 1463 yılına ait yufkada beğendili kuzu incikti. Tabak şekli verilen pişmiş yufkanın içine patlıcandan hazırlanan beğendi, beğendinin üzerine de kuzu incik konulmuştu. Kuzu incik tabiri yerindeyse lokum gibi pişirilmişti. Bıçağa gerek kalmadan, çatalla bile et kemikten ayrılıyordu. Üzerine dökülen domates sosu da güzel bir tat katmış, taze kekik dalı ve top karabiberle süslenmişti. Beğendili kuzu incik, beğenilmeyi hak ediyordu.  Zaten garsonumuzdan öğrendiğimiz kadarıyla Matbah Restaurant’ın en fazla tercih edilen yemeği buymuş.
Tattığımız diğer bir lezzet ise, Kirde kebabıydı. Masaya gelişi bayağı bir şaşalı olan Kirde kebabı, soğumasın diye üzeri bakır kapakla kapatılarak servis edilmiş olsa da maalesef soğuk olarak gelmişti. Tabağın altına yufkalar kıtır hale getirilip, döşenmişti. Yufkaların üzerine yoğurt, yoğurdun üzerine ise şerit halinde kesilen dana etleri ve sebzeler koyulmuştu.  Az evvelde dediğim gibi şaşalı görüntü fakat tat idare ederdi.
Ana yemeklerimizin sonuna gelmiştik, sırada ne vardı? Tabii ki de tatlı. Tatlı seçeneklerinde bizim bildiğimiz tatlardan baklava, sakızlı fırın sütlaç ve meyve vardı.  Levzine ve Helatiye tatlılarını ise daha önce hiç duymamıştık. Garsonumuzda bu iki tadı tavsiye edince, tadalım bakalım dedik. Derken Levzine ve Helatiye ikilisi masaya teşrif etti. Levzine, bademden yapılmış helva. Yerken badem ezmesi yiyormuş gibi bir his uyanıyor. Üzerine de bol toz şekeri dökmüşlerdi, ağzımızda takır tukur sesler eşliğinde Levzineyi yedik.
Helatiye ise küp şeker boyutlarındaki su muhallebisini gülsuyu şerbetinin içine koyarak, üzerine de nar, portakal ve üzümle süsleyerek servis etmişlerdi. Gül suyunu sevenler mutlaka beğenirler ama sevmeyenler yutana kadar azap duyabilirler.
Ballı bademli tatların sonunda, midemizi biraz bastırıp, hafifletsin diye çay ikram edildi. Çaylarımızı da içerek, karnımız tok bir şekilde Matbah Restauranttan ayrıldık. Saray mutfağı her zaman ilgimi çekmiş fakat bir türlü fırsat bulupta, keşfedememiştim, Matbah Restaurant sayesinde farklı yemeklerin tadına bakma fırsatı bulduk. Sizde eski tatları keşfetmek isterseniz, burayı tavsiye ederim. Son olarak bu güzel yemeklere ödediğimiz hesap 280 TL.
 Adres: Caferiye Sokak No:6/1Ottoman Otel Imperial içi Sultanahmet. Telefon: 0212 514 6151

4 yorum:

  1. Çok iştah açıcı bir yazı olmuş ellerinize sağlık. Ancak kalamar dolması ilginç geldi bana. Biz bu yemeği daha çok Yunan adalarındaki tevarnalarda veya kıyılardaki balık lokantalarında görürdük. Fakat saray mutfağında olması şaşırttı beni.

    Eren Evren
    www.gezelimgorelimbilelim.com

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Evet çok haklısın kalamar dolmanın ve balığın envai çesidini Yunanistanda görünce, saray mutfağında kalamar beni de şaşırttı:)ama gerçekten kalamar dolmanın da hakkınıda vermişlerdi.

      Sil
  2. Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş :D "1463 yılına ait yufkada beğendili kuzu incik"te domates sosu ne alaka?
    Afiyet olsun :D

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba,
      1463 yılı ama 2012 model kuzu incik bu:)
      sevgilerler...

      Sil

 

TAKİP EDİN!

Flickr


Created with flickr slideshow.

Twitter