Gezenyer Rize'den Bildiriyor, Çay'a Geldik

Gezmek, yeni yerler görmek gibisi var mı? Haydi peşime takılın bakalım, şöyle Karadeniz’e yol alalım, ufak bir mola verelim. Sevgili Çayçek öncülüğünde hep birlikte çay’a geldik ve yola koyulduk.  Seyahat’ın amacı Çaykur Çay Fabrikasını gezmek ve görmek olsa da Karadeniz’in tüm nimetlerinden azar azar faydalanmak aslında. 
Sabahın köründe horozlardan uyandırma görevini bir günlüğüne devralıp, erkenden yola koyuldum. Uçağa bindiğimiz gibi hop Trabzon, oradan da Rizeye yolculuk başladı. Kimsenin afyonu patlamamış, uykulu gözler etrafta kol geziyor. Nasıl açılırız acep? derken ilk durağımız kahvaltı için durduğumuz Zümrüd-ü Anka Restaurant ve Otel oluyor. Mola hem de ne mola, gördüğümüz manzara karşısında uyuklamak ne mümkün. Hemen terasa oturuyoruz, arkamızda çay tarlaları, önümüzde deniz. Biz etrafa baka duralım masa envai çeşit kahvaltılıklarla donatılmaya başlandı bile. Bir iki yudum çay içince, işte şimdi keyifler yerine geldi dedik ve masaya getirilen kahvaltılıklara yumulduk desem yeridir. İyi ki uçakta verilen sandviçi yememişim diye içten içe sevinme durumları.


Kahvaltı’da neler yedin diye soranlara kısa bir özet geçmek farz olur. Peynir, zeytin, domates, salatalık bunlar kahvaltı sofrasının olmazsa olmazları, bunu hepimiz biliriz ama bir muhlama, bir kavurmalı pide sofrada yerini alınca vallahi gözüm ne zeytin gördü ne de peynir. Çay masaya geldiği vakit ilk evvela sıcak pidenin içine, bir güzel tereyağını sürdüm, yani nasıl anlatsam ki şimdi o sıcaklıkla tereyağının erimesini. Haklısınız anlatılmaz, hemencecik yenilir ki bende öyle yaptım.


Sonrasında masaya sırayla gelen lezzetleri birbir anlatmayayım sanırsam görsel şölen yeterli olacaktır.






Dillere destan kahvaltımızı yapıp, karnımızı tıka basa doyurduktan sonra sebebi ziyaretimiz olan Çaykur Cumhuriyet Çay Fabrikasında soluğu aldık. Daha araçtan iner inmez, Çaykur fabrika müdürü sayın Köksal Kasapoğlu’nun bizleri karşılamasıyla, fabrika turumuz başladı. 




İçmesi gayet keyifli ve bir o kadar da lezzetli olan çay, bir sürü emek isteyen işlemlerden geçerek son yolculuğunu bardaklarımızın içine dolarak nasıl son bulduğunu öğrendik. 
Malum Karadeniz’e geliyoruz, günler öncesinden hava durumuna bakmalar, yağmur yağacakmış, önlemimizi alalım demeler derken bavulun içine attığım yağmurluk ve naylon çizmeler benimle İstanbul’ a hiç giyilmeden geri döndüler çünkü hava beklenilenin aksine günlük güneşlikti ve ben dahil hepimiz sıcaktan bunaldık desem yeridir. İşte bu sıcak hava bizim istikametimizi  Rize Merkez’de bulunan Evvel Zaman’a çevirmemize neden oldu. Ahşap binadan içeri girer girmez, kendinizi bambaşka bir dünyada hissetmeniz muhtemel. Birşeyler yemek,içmek bir yanda dursun ilk evvela bu güzel binanın içindeki odaları gezmek gerek dedik ve eski zamana ait eşyaların süslendiği odaları gezerek biraz nostalji yaptık. Sonrasında da yeşilliklerle bezeli bahçe bölümüne geçtik. 



Malum hava sıcak olunca, sıcağa inat soğuk bir şeyler yemek farzdır dedik ve Pepeçura tercih sebebimiz oldu. Şimdi bilmeyenler soracaktır, nedir bu Pepeçura? Mısır unu ve kokulu siyah üzümden yapılan bir tatlı. Daha ilk kaşıkta içine konulmuş olan üzümün kokusu sonrasında da soğuk tadıyla damakları şenlendirdi. Mutlaka tadılması gerek, hafif tatlıları sevenler için birebir. Birde üzerine kaymaklı dondurma koysalardı daha bir güzel olurdu kanaatindeyim. 


Tatlımızı yiyip, doğru kendimizi çay tarlasına attık. Madem çayın üretim aşamalarını yerinde gördük, çay toplama ritüelimizi de gerçekleştirmeden Rize’den ayrılmak olmazdı. İstikamet çay tarlası marş marş. Herkesin bildiği gibi çay yaprakları elle toplanmıyor, makasa benzer bir alet yardımıyla sanki ağaç yapraklarını keser gibi çay yapraklarını kesiyorsunuz, kestikçe yapraklar makasın bağlı olduğu bez bir torbaya doluyor. Dışardan yapması kolay gibi görünse de, sağlam bir bilek kuvveti istiyor. Aldım elime makası, çay yapraklarını kestim. Evet, yapması pek bir zevkli ama zordu. Bu işi yapanların eline kuvvet der, herkes kendi bildiği işi yapmalı cümlesiyle noktayı koyarım.


Yorucu bir günün sonrasında çarşıya göz atmadan, biraz alışveriş yapmadan İstanbul’a dönecek halimiz yok değil mi? Hemen keçi tereyağı, muhlama için peynir, biraz İspir fasulyesi, tulum peyniri derken kendimi kaybetmiş olarak, elimde poşetlerle alışverişimi sonlandırıyorum. Şimdi akşam yemeği vakti, akşam için ne yesek ne yapsak derken soluğu Lale Lokantasında aldık. Amaç belli, meşhur Çayeli kuru fasulyesini yemek. 1973 yılında bir kaç masayla hizmete açılmış mekan, yıllar sonrasında koca bir mekana dönüşmüş. Masamıza oturmamızla, siparişimi vermem bir oluyor. Az bir kuru fasulye, kavurma, pilav ve turşu. ilk evvela gelen kuru fasulye oluyor. O nasıl bir tereyağı kokusudur arkadaş. Daha ilk kaşıkta dünya ile bağlantım kesildi desem yeridir. İtiraf etmem gerekirse az porsiyon söylediğim için pişman oldum hani utanmasam bir tabak daha yiyebilirdim. Ekmeğimle tabağı sıyırırken, kendisiyle zor vedalaştım. Şimdi bile yazarken, tereyağın kokusu burnuma geldi. Hemen garsona soruyorum ‘Bunun bir sırrı var mı?’ ‘ Kimileri sütte bekletin falan diyorlar fasulyeyi, sen ne dersin?’ Cevap hiç gecikmeden geliyor, fasulyeyi suda beklet, başka da birşey yok. Sütmüş yok başka bir şeymiş bunlar fasa fiso demesiyle cevabımı alıyorum. 


Kuru fasulye bitiminde hiç bekletmeden kavurma ve pilav masamda. Kavurma yumuşacık, gayet lezzetli fakat pilav biraz hayalkırıklığı oldu, beğenmedim.


Ve turşu, söylenecek çok şey var mıdır bilmiyorum ama oldum olası severim turşuyu zaten kuru fasulyesiz bir turşu düşünülemez. Burada yediğim turşu yağlı ve hafif acıydı. Koca tabağı bir başıma bitirdim.


Tatlı seçeneklerinden sütlaç ve laz böreği arasında ikilem yaşamış olsam da son dakika buraya geldin mi Turbo yiyeceksin denmesiyle ‘Allah allah o da ne ola sorularıyla baş başa kaldım? ve tercihimi Turbodan yana kullandım. Fırın sütlacın üzerine konulmuş bir parça kadayıf tatlısı ve kadayıfında üzerine bol fındık. Kaşığı daldırdığımda biraz sütlaç biraz kadayıf ve damaklarda bir bomba. Gerçekten adı gibi turboymuş. Tek kelimeyle şeker ve enerji koması. Buraya geldiğinizde mutlaka deneyin derim.


Sabahın erken saatlerinde başlayan Karadeniz rüyası, yorgun ama güzel bir günle sona ererken, dudaklarımdan ‘iyi ki gelmişim’ fısıltıları döküldü. Ertesi gün bizi çok güzel bir program daha bekliyordu. O zaman şimdilik arkası yarın diyorum. Yazının devamında bol oksijen ve yeşillik sizi bekliyor olacak.

Yazının 2. bölümü için tıklayınız.


1 yorum:

  1. uzun zaman oldu rizede çay ve mıhlama yemeyeli. çok özledim kıymetini bilin güzel rizemin

    YanıtlaSil

 

TAKİP EDİN!

Flickr


Created with flickr slideshow.

Twitter