Tadımlık Bir Gezi. Sivas, Adıyaman, Malatya Ve Kahramanmaraş

Gezmek, yeni yerler keşfetmek gibisi var mı? Bu sefer ki rotam güzeller güzeli Anadolumuz. Sivas ile başlayıp Adıyaman Nemrut, ufak bir mola verdiğim Kahramanmaraş, Malatya ve Sivas'a dönüş ile devam eden bu lezzet dolu rotayı lezzetli yemekler yemenin dışında gözlere şenlik, ruha adeta ilaç gibi gelen manzaralarla bitirdim. 
Haydi bakalım hazırsanız güzel bir tur'a çıkma vakti.


SİVASLA İLK BULUŞMA…NELER YENİR, NERELERE GİDİLİR? 

Öncelikle gidiş ve tekrar dönüş noktam Sivas olunca, ilk akşam yemeğimi Sivasta yedim ve yola devam ettim. Sivas’ın tarihi güzelliklerini gezmeyi son güne bıraktım. İstanbul'dan saat 16:30'da bindiğim uçak ile 18:00' de güzide ilimiz Sivastaydım. Arabayla kısa bir Sivas tur'u sonrası hani nası derler panoramik şehir turu, işte ona benzer bir tur sonrası midemden gelen seslere kulak kesildim ve mide gurultularını bastırmak için soluğu Sivas'ın meşhur köftesini tatmak için Kirli Ahmet'in Yerinde aldım. Şimdi siz diyeceksiniz ki bu nasıl bir isimdir? Sakın ismine aldanmayın, kirli olan ne köfte ne de mekan. Ahmet Usta vakti zamanında köfteleri pişirirken, üzerindeki önlük kirlenince, adı Kirli Ahmet’e çıkıyor ve mekanın adı bugünlere kadar geliyor. Neyse biz kiri, pası boş verelimde kendimizi köftelere adapte edelim diyerek masamıza konuşlanıyoruz ve hemen siparişimizi verdiğimiz gibi beklemeye geçiyoruz. Izgarada köfteler pişe dursun hemen masaya çoban salata, piyazlık doğranmış soğan, cacık, biber turşusu ve bir sürahi ayran getirdiler. Daha ayrandan bir yudum almamıştım ki ışık hızıyla pide üzerine konulmuş köfteler masaya arz-ı endam eyledi. Birçok yerin kendine has bir köfte malzemesi, formülü vardır buranın ki en basit haliyle siniri alınmış kıyma sadece tuz ile yoğuruluyor ve pişiriliyor. İçinde baharat yok bu yüzden de baharat tadını sevenlerin pek damak tadına uymayabilir hatta tadı yavan gelebilir. Köftelerin şekli pufidik ve yuvarlak değil tam tersine hamburger köftesinin daha küçüğü misali ve yassı. Bir tane, iki tane derken köfteleri yuvarladım. İşin en zevkli kısmı ise köftelerin altında ki pideleri yemek. Pideler köftenin yağıyla hafif yumuşamış ve nemlenmişti. Finali de pidenin arasına son köfteyi koyarak yaptım ve Kirli Ahmet’e veda ettim. Sivas’a olur da yolunuz düşerse mutlaka Sivas Köftesini tatmanızı tavsiye ederim. 


Sivas’a kısa bir mola vererek istikametimizi Malatyaya doğru çevirdik, geceleme Malatyada olunca amacımız sabah erkenden yola çıkıp doğru Adıyaman’a gitmekti. Bu arada yollar gayet rahat ve sorunsuz. Sadece Sivas Malatya arası yol çalışmaları fazla olunca dikkatli gitmek gerekiyor o kadar. Güzel bir uyku sonrası Malatyaya veda,  Adıyaman’a merhaba dedik. 

ADIYAMAN YOLU YAMAN
Adıyaman, yolun yaman mıdır bilmem ama harika bir manzara eşliğinde yol aldığımızı yazmadan edemeyeceğim. Sağım solum tarlalar, ahh o manzaraları nasıl anlatsam ki size bilemiyorum. Daha önceden de Adıyamana gelmiştim ama hafızam da nedense bu kadar güçlü yer etmemişti. Sanırsam şehir merkezinde kaldığım için olabilir. Ama bu sefer tanrı misafiri olarak arkadaşım Mikail’in köyü olan Yenice Köyüne gidiyorum. 


Adıyaman merkeze yaklaşık olarak 15 km uzaklıkta, etrafı alabildiğin, göz görebildiği kadar tarla. Gökyüzünün maviliği, tarlaların sarısıyla, yeşiliyle birleşmiş. Kulağımızda Adıyaman Türküsü…


Hoşgelmişsiniz, sefalar getirmişiniz deyip eve buyur edildik. Kurduk bağdaşımızı, başladık muhabbete. Mutfakta hummalı bir hazırlık, mutfağa bir göz atsam fena olmaz sanki diyerek soluğu mutfakta alıyorum Leyla Teyzem boş durmamış, misafirleri için yani o misafirler biz oluyoruz hazırlık yapıyor. Mercimekli köfteyi yoğurdukça yoğuruyor, bir yandan da tabaklara dolduruyor. 


Hazırlıklar tamamlanınca, hemen bir peşkir seriliyor ve bismillah deyip başlıyoruz yemeğe. Soframız bereketli daha ne olsun. Mercimekli köfte, buğdaylı yoğurt çorbası, buz gibi ayran, salata ve ev yapımı lavaş sofrada yerini alıyor. Elimde çatal kibar kibar yiyen ben daha sonradan bu çatalla yenmez denilince, elime aldığım bir parça lavaşı mercimek köftesine daldırdım ve lokma lokma yedim. Üstüne de birer yudum ayranla olayı tamamladım. Az yediniz denilse de hem midemiz hem de gönüllerimiz doydu desem yeridir. 


Yemek sonrası birer yudum kaçak çay içer miyiz? İçeriz tabi canım. Çaylarımız demli demli geliyor, dumanı üstünde. Yanında da ev yapımı pestil ikram ediliyor. Sonrasında pestile bastık denildiğini de öğreniyorum. 



Yemekler yenildi, çaylar içildi birazda köyü gezelim dimi? Dışarı çıktığımızda bahçe de et tanzimi yapıldığına şahit oluyorum. Oysa ki ben sadece Kurban Bayramlarında bu olay yapılır sanırdım. Meğerse bir kaç aile birleşip, Ramazanda yemek için büyük baş hayvan kesmişler ve parçalarını tartarak, pay ediyorlardı. Kolay gelsin diyerek, kendimizi tarlalara attık. Kah dalından dut aşırdık kah tütün tarlalarına girdik. Hayatımda ilk defa tütün nasıl yetişirmiş onu gördüm. Fide haline gelip, büyüyen tütün yaprakları daha sonradan tarlalara ekiliyor ve hasata hazırlanılıyor. Kısa bir gezinti sonrası esas hedefimiz olan Nemrut için hazırlıklara başlıyoruz ve köye veda ederek yola çıkıyoruz.



Bu geziye çıkarken hep aklımda vardı hani ukde oldu derler ya işte öyle birşey bir kuzu bulursam mutlaka kucağıma alıp, fotoğraf çektireceğim demiştim. Şans bu ya yol üstünde bir kuzu değil ama anne keçi ve yavrusuna rastladık ama gel gör ki bir türlü kucağıma almayı bırak yavruya yaklaşamadım. Anne keçi nereye giderse yavrusu da onun peşinde gidince aramızda bir arbede yaşandı ve pes eden taraf ben oldum. Ama Allahtan başka birşey isteseymişim keşke, az ilerde kalabalık bir keçi sürüsüyle karşılaşmak beni bir mutlu etti ki sormayın. Arabayı çektik sağa, hemen fırladım dışarı. O keçi kucağa ya alınacak, ya alınacak. Sürüye bir göz gezdirme faslından sonra ’Benim keçimi kucağınıza alın, benim ki ufak’ diyen o ufaklığı kırar mıyım hiç? Minik kahverengi keçiyi kucağıma aldığım gibi bir kaç fotoğraf çekerek, bu an’ı ölümsüzleştirdik. Aklımda kalanlara gelirsek, minik keçinin gümbür gümbür atan kalbi ve kucağımdayken çıkardığı seslerdi. 



Az gittik, uz gittik dere tepe düz giderken bir yandan uçsuz bucaksız tarlaların fotoğrafını çektik, bir yandan da tarlaya daldık. Vallahi şaka yapmıyorum, taze nohut dikilmiş tarlaya daldık ve hakkını helal et diyerek bir kaç dal taze nohut koparıp, orada tadına bakıp, Nemrut yolunda yemek için yanımıza aldık. 



Ve yollar bizi nihayet Nemrut’a kadar çıkardı. Ama Nemrut öncesi ilk durak Kahta yolu üzerindeki Cendere Köprüsü. Hiç çimento kullanılmadan, taş bloklarla yapılan köprü sadece yaya trafiğine açık. Biraz fotoğraf molası sonrası hedefimiz Nemrut.  Öncelikle ufak bir bilgi. Eğer aracınız varsa Nemrut’a rahatça kendi aracınızla çıkabilirsiniz. Yollar o kadar kötü ve virajlı değil. Bundan sanırsam dört yıl önce gittiğimde yollar bozuktu ve aracınızla gittikten sonra yol bitiminde yürüyerek yukarı çıkmak gerekiyordu. Derme çatma bir cafe Nemruta çıkmadan önce ufak bir mola mekanı olarak hizmet veriyordu. Fakat şimdi gittiğimde bunlardan eser yoktu. Yol daha bir güzelleşmiş ve bir noktaya kadar aracınızla gidebiliyorsunuz. Sonrasında yoldan geçiş kapatılmış ve 15 dakikada bir Nemrut’a çıkan servisler konulmuş. Dahası içinde tuvaletleri, atıştırmalıkların bulunduğu hatta 5 TL ye polar battaniyelerin kiralandığı modern bir tesis yapılmış. 
Zorunlu olarak aracımızı bizde park ettik ve eşyalarımızı sırtladığımız gibi doğru minibüse bindik. Eşyalarımızı harbi harbi sırtladık, marketten aldığımız abur cuburlar, kamp sandalyelerimiz, sırt çantalarımız ve tabi ki ne olur ne olmaz diye yanımıza aldığımız battaniyelerimiz. Yani bayağı bayağı halis muhlis yün battaniyeler. Neyse eşyalarımızı alıp, soluğu minibüste ve sonradan da yaklaşık bir yarım saatlik yürüyüş sonrasında Komagene Krallığı bizi karşıladı.


Aman allahım bu nasıl bir soğuktur, bu nasıl bir rüzgardır. Aklımda deli sorular, bir yanım hemen güneş batsın aşağıya insek derken bir yanımda güneş ne kadar romantik batıyor yahu demekteydi. Gün batımı, çokça fotoğraf çekimi derken soğuk iyiden iyiye bastırınca, haydi artık Nemrut’a veda vakti dedik. Evet, Nemrut çok güzel özellikle sabah güneşin doğuşu çok daha güzel oluyormuş, ben iki defa batışına şahit oldum artık bir daha ki sefere inşallah doğuşuna olurum. Gideceklere tavsiye, sakın mevsimlere, güneşe aldanmayın. Nemrutta üşümek garanti ona göre. 



Nemruttan merkeze inene kadar hava kararınca ve bize de bir yorgunluk çökünce, dedik ki şimdi Malatyaya nasıl döneceğiz. Biz en iyisi bu geceyi Adıyamanda geçirelim diyerek Adıyamanda konakladık. İyiki de konaklamışız çünkü ertesi gün rotayı Malatya yerine Kahramanmaraş’a çevirdik. Aslında planımızda Malatya vardı ama neye niyet neye kısmet işte. Vallahi bizim bir suçumuz yok Kahramanmaraş 100km tabelasını görür görmez, ya acaba mı dememiz bir oldu ve bir baktık ki Kahramanmaraştayız. Vakit kısıtlı olunca haliye bir tanıdığa bakıp, çıkacaktım tarzında bir ziyaret oldu Maraş’a. Soluğu Yaşar Pastanesinde aldık. Uzun uzadıya anlatmama gerek yok zaten çoğu kişi burayı biliyor. Mekan haklı bir ün’e sahip olunca haliyle kalabalıktı. İçerisi eski eşyalarla donatılmış, ünlülerin fotoğraflarıyla süslenmişti. Hemen siparişimizi verdik. Dolama ve yanında da kesme sade dondurma. Tabağın masaya gelmesiyle, silip süpürülmesi bir oldu diyebilirim. Hem ağzımızı tatlandırdık hem de çarşıda kısa bir tur attıktan sonra yolcu yolunda gerek diyerek Kahramanmaraş’a bir daha gelme sözü vererek veda ettik. Kısa ama tatlı bir mola bu olsa gerek. 


MALATYA, MALATYA BULUNMAZ EŞİN

Malatya, Malatya bulunmaz eşin türküsünü çığıra çığıra Malatyaya giriş yaptık nihayet. Kahramanmaraş Malatya arası arabayla yaklaşık olarak 2,5 saat kadar sürüyor. Yollar rahat, manzara güzel olunca yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan bir bakmışız Malatyadayız. Hemen aracımızı park ettiğimiz gibi Şıra Pazarına doğru ilerliyoruz. Sağlı sollu dükkanlar, alabildiği kadar kayısı çeşidi. Tadım yapa yapa ilerlemek serbest. Ama bizim karnımız aç, hedefe kilitlenmişiz kimin gözü kayısı görür. Hedefimiz Tarihi Sinan Hacı Baba Et Lokantası. Az değil 1942 yılından beri ayakta olan bir müessese. Haydi yallah diyerek mekana giriş yaptık. Oturduk masamıza, menüye baktık. Hepsi birbirinden lezzetli ama kafalar karışık. Hangisini yesek kararsızlığı ile baş ederken sevgili garsonumuz duruma hemen el koydu çok şükür. Size en baba lezzetlerimizden güzel bir tabak hazırlatıyım dedi ve gitti. Ve tabi ki dönüşü muhteşem oldu. Buranın olmazsa olmazı mutlaka tadılması gerek lezzeti ve tabi ki benimde favorim kağıt kebabı oldu. Yağlı kağıda sarılıp, fırında 12 saat pişirilen kuzu eti harikaydı. Çok yağlı ve koyun eti kokusuna karşı hassas olanlar belki biraz burun bükebilir. Tabaktaki diğer lezzetler ise patlıcan tava ve domatesli kebaptı. Yine fırında ağır ağır pişirilen bu yemeklerde gayet lezzetliydi. Eğer ki fırında pişirilen sebze ve kuzu etli yemekleri seviyorsanız, bu mekanı tavsiye ederim. Ben mutlu, midem mutlu mekandan memnun ayrıldık. Evet yemekler biraz yağlı olabilir ama sonrasında midem de tek bir sorun olmadı.


Yemek yedik, o zaman biraz da çarşıda turlayalım dedik. Kayısı cennetine düşmüş misali, dükkanlar arasında turladık ve gözümüze hoş gelen bir dükkandan hem tadım yaptık hem de hediyelik kayısı aldık. Şimdi tekrar yollara düşme vakti deyip canım Malatyaya veda ettik. Yol üstü durağı misali uğramış olsakta Malatya daha sonradan gidilecekler arasına yazıldı, çizildi.  


DÖNÜŞ YOLU, SİVAS’IN YOLLARINA ÇIKAYIM DAĞLARINA

Ve başladığımız yere yani Sivas’a tekrar merhaba. Son günümüzde Sivasta neler yapalım derken sabah kahvaltısı için Kablan Tost ve Kahvaltı Salonuna gidiyoruz. Burası Yeni Ata Sanayi Sitesi içerisinde bir mekan. İçerisi sedirle ve masalarla çevrilmiş. Önce içeride oturuyoruz sonra dışarısı daha havadar diyerek, dışarıdaki masaya oturuyoruz. Bakmayın buranın sanayi sitesinde olduğuna geleni gideni çok. Oturur oturmaz hemen masamıza kağıt örtü serildi. Yiyeceğimiz belli. Ortaya kaşarlı kavurmalı yumurta ve sahanda sucuk söylüyoruz. Ama isterseniz bunların dışında tost ve peynir, zeytin, söğüş tabağından oluşan kahvaltılık çeşitleride getiriyorlar. Masada tek eksiğimiz ekmekte gelince, kim tutar bizi diyerek kavurmalı yumurtaya hücum dedik ve beş parmak daldık. Sonuç mu? Geriye kalan boş sahanlardı. Sivas’a gelirseniz, buranın kavurmalı yumurtasını es geçmeyin derim.


Kahvaltı faslı bitince biraz etrafı gezelim dedik. Soluğu Cumhuriyet Meydanında aldık. Aslında burası Sivas’ın tarih kokan açık hava meydanı desem yeridir. Çünkü çoğu tarihi görülecek yerler bu meydanın etrafında toplanmış. Bu yüzden de rahatça gezebiliyorsunuz. İlk durak tabiki Atatürk Etnoğrafya ve Kongre Müzesi. Bu bina daha önceden de 1981 yılına kadar lise olarak kullanılmış. Binanın girişinde ’ Cumhuriyetin temelini burada attık’ M. Kemal yazısını okuyarak, adımlarımızı atıyoruz. Milli mücadele döneminde Sivas Kongresi’nin yapıldığı mekan olunca, heyecan içerisinde müzeye giriş yapıyoruz.


Fakat hevesler kursakta kalıyor. Benim için müzeyi müze yapan detaylar içinde o döneme ait eserlerin sergilenmesi gelir ki, bu eserler dönemim ruhunu yansıtır, dokunamasakta hissetmemize yardımcı olur. Fakat burada o döneme ait bırakın bir eser olmasını sadece duvarlara asılan aydınlatıcı yazılar ve fotoğraflar vardı. Zaten okumaya hiç üşenmeyen bir milletiz ya eminim herkes pür dikkat okuyordur. Sadece eşya olarak bir Atatürk’ün odasında bulunanları bir de Kongre’nin yapıldığı salonda sandalyeleri dizilmiş olarak görüyoruz. Ha birde çalışma odasının ortasındaki beyaz masanın ne anlam ifade ettiğini düşünüyoruz ama vardır bir anlamı diyerek müzeden çıkıyoruz. Açıkçası benim için tam bir hayalkırıklığı olduğunu ifade etmeyelim. Denildiği üzere hala restorasyonu devam etmekteymiş ve eşyalar depoda saklanıyormuş. Umarım son halini de görmek nasip olur diyerek müzeye veda ediyoruz.




Hemen yolun karşısına geçip Selçuklulardan kalma en güzel eserlerden biri olan Buruciye Medresesinin önünde bu an’ı ölümsüzleştirelim diyerek hemen 2 dakika da şipşak fotoğraf molası veriyorum.  Medresedeki taş işçiliği muazzam. Hayran kalmamak elde değil. Sırada Çifte Minareli Medrese var. Sivas’a giden herkesin mutlaka görmesi gereken yapılardan biri. Medresenin sadece minareleri ayakta kalmış olsa da buna da şükür diyoruz. 


Etrafı gezme telaşı içerisinde öğle yemeği saatini geçirmesek nasıl olur diyerek, Sivas’ın yerel mutfağını tatmak için can atıyoruz. Fakat etrafta maalesef yerel yemekleri yapan bir yer bulmak zor. Sanırsam ancak hamarat bir Sivas ev hanımının evine davet edilmeliyiz ki bu yemekleri yiyelim derken imdadımıza Sivas Sosyal Tesisleri yetişiyor. Sanırsam şehre gelen turistleri düşünmüşler ve menülerine yerel lezzetlerden oluşan bir tabak koymuşlar. Hemen masamıza geçiyoruz ve ortaya Sivas tabağı siparişi veriyoruz. Peki bu Sivas tabağında neler var? Hingel, mantı, yaprak sarma, mumbar ve içli köfte. Yaprak sarma ve mantı hepimizin bildiği lezzetler ama açıkçası aralarında en çok hingel’i merak ediyordum nihayet vuslata da erdim. Çerkeslerin hıngalına benzeyen ancak Sivas’ta hingel olarak bilinen bir çeşit mantı aslında. Meğersem Sivas’ın has lezzetlerinden biriymişte benim haberim yokmuş. İlk çatal, ilk heyecan deyip bir tane hingel’i yuvarladım. Bir, iki derken film koptu bende. Önce yumuşacık bir hamur tadı sonrasında da yoğun bir patates tadı. Anlatılmaz, yaşanır durumları. Artık Sivaslı arkadaşlarıma sesleniyorum, bir zahmet yapın da şu arkadaşınızı ağırlayın.


İkinci tadım ise içli köfteden yana oldu. Farklı illerimizde karşıma çıkan içli köfteyi bir de Sivas usulü yemek nasip oldu. Kah cevizli kah antepfıstıklı.  Çoğu zaman kızartılmışı arada bir de haşlanmışı derken Sivas usulünü yuvarlak ve haşlanmış olarak yedim. Üzerine salçalı, tereyağlı bir sos gezdirilmişti. Bulgurlu her türlü lezzete hayır diyemeyen ben, tabiki de bu içli köfteyle de aşk yaşadım.


Ve finali de mumbarla yaptım. Bilindiği üzere mumbar  koyunun bağırsağından hazırlanan nadide lezzetlerimizden biri, yapması pek bir zahmetli. Temizlik aşaması, iç harcının hazırlanması ve doldurulması epey bir zahmetli. Biz genelde bu yemeklere yapması zor, yemesi kolay diyoruz. Tattığım mumbarın iç harcında kıyma az, pirinci biraz fazlaydı. Elbette emeğe saygısızlık etmek istemem ama maalesef pek mumbarı beğenmedim.


Karnımız tok, sırtımız pek olunca haydi tekrar tabanvaya kuvvet kendimizi Çerkez’in Yerinde buluyoruz. Kapıdan girer girmez bol nostalji yüzünüze vuruyor. Duvarlarda asılı olan antika tüfekler, fotoğraflar, gaz lambaları ve daha bir sürü eşya sizi geçmişe doğru götürüyor. Hani kahvehane kültürünün kendisi desem yeridir, burada okey oynayanları görmek zor onun yerine sohbet var, tatlı dil, muhabbet var. Bir köşeye geçip elinize aldığınız bir kitap ile sessizlik içerisinde kahvenizi yudumlayarak dalıp gitmek var. Peki buraya geldik, ne içelim derseniz? Olmazsa olmazı tabi ki türk kahvesi. Bu kahve alışkın olduklarımız dışında kulpsuz fincanla servis ediliyor ve telvesi bol. İlk yudumda bol bir telve damaklarınızı şenlendiriyor ve sonrasında telve aşağı doğru çöktükçe kahvenin tadına daha çok varıyorsunuz. Bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır derler ya burada içeceğiniz kahveninde 40 yıl tadı damağınızda kalması garanti. İnşallah tekrar görüşürüz diyerek Çerkez’in Yerine veda ediyoruz.


Şans bu ya bir anda yağmur bastırıyor, hızlı adımlarla kendimizi Çifte Minareli Medresenin karşısında yer alan Şifaiye Medresesinin önünde buluyoruz. Şifaiye Medresesi İzzettin Keykavus tarafından yaptırılmış hatta içerisinde kendisinin türbesi de mevcut. Türbenin önünden geçerek hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlara göz atıyorum. Sivas hatırası almak isteyenler mutlaka burada kendilerine uygun birşey bulacaklardır. 


Hatta dükkanları gezerken eğer ki merakınız varsa eski eşyalar satan Tozlu Raflar Antikaya uğramanızı tavsiye ederim. Eski fincanlar, saatler, fotoğraf makinaları, plaklar ve pikaplar eminim dikkatinizi çekecektir.


Ufak bir gezinti sonrası, uçak saatimiz yaklaşırken bir de Şifaiye Medresesinin içindeki çay bahçesinde oturalım diyoruz. Havuzdan gelen su sesi ve arka fondan çalan müzik sesi eşliğinde tavşan kanı çaylarımızı yudumluyoruz. 
Sivasla başlayıp Adıyaman, Maraş ve Malatya ile devam edip Sivasta son bulan gezinin tadı damağımda kaldı desem yeridir. Artık İstanbul’a merhaba, Sivas’a veda vakti. Yolcu yolunda gerek demişler. Bu gezi de emeği geçen ve güzel anılar biriktirmeme sebep olanlara çok teşekkürler. Belki bir gün yine yolumuz kesişir.






0 yorum:

Yorum Gönder

 

TAKİP EDİN!

Flickr


Created with flickr slideshow.

Twitter